VİRÜS VE TAVRIMIZ

VİRÜS VE TAVRIMIZ

VİRÜS VE TAVRIMIZ

                                     Ali KAÇAR

Korona Virüs Aralık 2019 ayında Çin’in Vuhan şehrinde ortaya çıkmış ve kısa bir süre içerisinde tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. Başlangıçta Çin tarafından ya virüs ve etkisi anlaşılmayarak önemsenmemiş ya da dünyadan gizlenmiştir. Bu nedenle başta ABD olmak üzere bazı ülkeler virüsün yayılmasından Çin’i sorumlu tutarak suçlamışlardır. Hatta ABD Başkanı Trump, Çin’i kitleler nezdinde -gelecekte de- suçlu göstermek için, bu virüsten bahsederken Corona yerine bilinçli bir şekilde ‘Çin Virüsü’ ismini kullanmıştır. İşin ilginç yanı Çin’i suçlayan ülkeler de başlangıçta bu olayın vahametini anla(ya)madıkları için istenilen ciddiyette gerekli tedbirleri almamışlardır. Buna, Dünya Sağlık Örgütü de başta olmak üzere diğer ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşular dahildir. Başlangıçta İran gerekli tedbir almadığı ve virüsün çıktığı ilk yeri karantina altına almadığı için suçlayanlar, virüsün kendi ülkelerine yaygın bir şekilde gelmesinden sonra kendilerinin de gerekli tedbiri almadıkları yakıcı bir şekilde anlaşılmıştır. Bu ülkelerin başında İtalya, İspanya (aslında bütün AB ülkeleri), İngiltere ve ABD gelmektedir. Bu virüsün yakıp kavurduğu İtalya ve İspanya’nın çığlıkları ne üyesi olduğu AB’nin diğer ülkeleri ne de ABD tarafından duyulmuştur. Ve bu ülkeler kendi kaderleriyle baş başa bırakılmış, ancak bu kaderi şimdi kendileri de yaşamaktadır. İşin trajikomik tarafı kapitalizmin egemen olduğu ülkelere Komünist olarak bilinen Çin, Rusya ve Küba yardım etmiştir. Maske ve tıbbi malzemeden oluşan Rus yardımları en son 2 Nisan günü ABD’ye de ulaştığı basına yansımıştır. Batılı ülkelerde virüsün meydana getirdiği ölümcül travma, virüsün ilk çıktığı Çin’i çok gerilerde bırakmıştır. Ürettikleri yeni silahlarla mazlum ülke insanlarını öldürmeye alışkın olan bu -Batılı ve Doğulu emperyal- ülkeler, şimdilerde ölümün pençesinde, belki de ölümün lezzetini çaresiz olarak ilk kez bu şekilde tatmaya başlamışlardır. Acaba bu virüs dolayısıyla da olsa, sahillere vuran -Aylan Kurdi gibi- küçücük bedenler, deniz ortasında botları batırılmaya çalışılan mülteciler, Afganistan, Irak başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde katlettikleri milyonlarca insan, kendileri ölüm pençesinde kıvranırken hatırlarına gelmiş midir? Hiç sanmıyorum. Çünkü ‘beyaz adam’ bugünkü ekonomik üstünlüğünü zenginliklerini yağmalayarak elde ettiği ülke halklarını hiçbir zaman adam yerine koymamıştır, bundan sonra da koyacağa benzememektedir.

Belirli bir süreden beri virüs, siyasilerin, ekonomistlerin, uzmanların, iletişim kanallarının ve hatta her insanın sabah akşam konu ettiği, konuştukları tek gündem haline gelmiştir. Adeta insanlık, sadece fiziksel, bedensel olarak değil zihinsel olarak da tutsak edilmiştir; alışkanlıklar değişmiş; yemeler içmeler, barlar pavyonlar, kumarhaneler ve bilumum eğlence yerleri kapatılmış, süper ülke olarak bilinen dünyanın en güçlü ülkelerinde yönetimler alt üst olmuş, uzun yıllar umutla siyasi, ekonomik ve güvenlik zemininde oluşturulan ‘birlikler’, ‘örgütler’ çatırdamaya başlamıştır. Bütün dünyada hayat durma aşamasına gelmiş, ülkeler sınırlarını kapatmış, ulusal ve uluslararası ulaşım ya yasaklanmış ya da asgari düzeye indirilmiş, ticari hayat durma aşamasına gelmiş, eğitime hatta toplu ibadet (Cuma, Kandil gecesi ve umre) yerleri kapatılmış ve yasaklar getirilmiş, tarihte belki ilk kez Kâbe kapatılmış, tavaf ve sa’y durdurulmuş, Siyonistler tarafından Mescid-i Aksa kapanmıştır. Kısacası her gün insanların özgürlüklerini kısıtlayıcı yeni kurallar konmakta ve insan hakları ve özgürlükler savunucusu hiç kimseden ve hiçbir örgütten ses çıkmamakta, tam tersine bazıları tarafından da bu kısıtlamalar öncülük edilmektedir.

Bütün bu olup bitenler insanlığın, ekonomik, sosyal, siyasal ve askeri olarak en güçlü bir zamanına denk gelmiş olması ve bu virüs karşısında acze düşülmesi elbette düşündürücüdür. Üstelik, bilgi, bilim, teknoloji, iletişim devrimlerinin gerçekleştiği, bütün dünyayı yok edecek kimyasal silahların üretilebildiği, tıbbın ve ilaç sanayiinin zirve yaptığı, ölümsüzlüğe bile çarelerinin araştırıldığı bir dönemde gerçekleşmiş ve şu kadar geçen zamana rağmen bir çarenin bulunamamış olması bilimin, teknolojinin, iletişimin acziyetini göstermesi açısından anlamlıdır. Ama aynı zamanda kendilerine olağanüstü (haşa mutlak) güç vehmedenlerin ne kadar da zavallı, aciz ve güçsüz oldukları bir kez daha çok küçük, gözle görülemeyen bir virüs sayesinde anlaşılmış olması kanaatimce daha anlamlı ve daha da önemlidir. Dolayısıyla bu virüs, bilimi putlaştıran, teknolojiyi tanrılaştıranların, bombalarına, füzelerine kısacası silah gücüne güvenenlerin, dünyayı kendi babalarının çiftliği olarak görenlerin, para babalarının, işgalci, eli kanlı baronların; Trumpların, Makron’ların, Merkel’lerin, Netanyahu’ların, Sisi’lerin, bin Selman’ların, bin Zayed’lerin, Esad’ların, Putin’lerin, Narendra Modi’lerin, Şi Cinping ve daha nice eli kanlı diktatörlerin görünmeyen bir mikrop karşısında çaresiz âciz zavallılar olduğunu gözler önüne sermiştir. Koronavirüs, bu adı sayılan ve sayılmayan kan emicilerin hiç davranmadığı ölçüde adaletli bir şekilde zengin-fakir, zayıf-güçlü, yönetici-yönetilen, kadın-erkek, hatta genç-ihtiyar ayrımı gözetmeksizin toplumun her kesimini etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir.

İnsanlık çaresiz ve endişeli bir şekilde evine kapanmış adeta -kendisine hiç yakıştıramadığı- ölümü beklemektedir. Oysa ölümü kendilerinden çok uzak gören, kendilerine hiç yakıştırmayan ve genellikle mazlum halklara reva gördükleri ölümü şimdi kendileri beklemektedir. Bunların arasında başbakanlar, bakanlar, Prensler, Veliahtlar, milletvekilleri, zenginler, sanatçılar, doktorlar da bulunmaktadır. Mazlum halkları boyun eğdirmek, zenginliklerini yağmalamak için başvurdukları yöntem yani korku, panik ve ölüm şimdi kendilerini tutsak almış durumdadır. Sosyal medyada gündem olan “virüs Batı’yı imana getirdi” cümlesi, Batılı kan emicilerin, eli kanlı katillerin yaşadıkları halet-i ruhiyelerini göstermesi açısından önemlidir. Evet, küfür devam eder ama zulüm asla devam etmez sözü bir daha gerçekleşiyor, ama bu, sadece zalimlere dokunmuyor, aralarında mazlumlar da aynı akıbeti yaşıyorlar. (Enfal, 8/25) Acaba bazı Batılılar ‘deniz ortasında fırtınaya kapılıp da kendi sahte ilahlarını unutarak gerçek ilah olan Allah’a yalvardıkları gibi’ bazı gerçekleri itiraf etmeye başlayan’ ataları müşrikler gibi mi davranıyorlar? Bunların yalvarma ve yakarmaları da tıpkı önceki ataları gibi her halde sahile çıkıncaya yani virüs tehdidi bitinceye kadar devam edecektir. Ümid ederiz ki bunların aralarında İkrime b. Ebu Cehil (ra) benzeri yeni mühtediler çıkar. Ama düne kadar ezanı toplu namazları yasaklayanlar, Burkaya savaş açanlar[1] bu virüs dolayısıyla Batılıların arasında ezanı, namazı ve Müslümanları hatırlayanlar, burka benzeri şeylerle yüzü kapatmayı önerenler çıkmıştır. Nitekim bu çerçevede İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, “Salgının kontrolünü kaybettik, fiziksel ve zihinsel olarak öldük, artık ne yapacağımızı bilmiyoruz, dünyadaki tüm çözümler sona erdi. Ve tek çözüm gökyüzüne kalmış…” demek zorunda kalmıştır. Bu açıklama üzerine İtalya’da yaşayan Müslümanlar sokaklara inip Allah’a yalvarmaya/yakarmaya ve namaz kılmaya başlamışlardır. Bunu gören İtalyan Hıristiyanları da kadınıyla erkeğiyle Müslümanların arkalarında saf tutarak namaz kılmaya başlamışlardır. Anlaşılan tapageldikleri sahte ilahları bir işe yaramamış ki, gerçek ilaha bir yöneliş -en azından şimdilik- başlamış gibi. Baksanız, Papa bile boş sokaklarda ayinini gerçekleştirmek zorunda kalmıştır.

Dış hoparlörde ezanı yasaklayan sözde insan hakları savunucusu Avrupa; Hollanda ve Almanya’dan sonra İspanya’da da Müslümanlara cuma günleri balkon ve pencerelere çıkarak ezan okumalara izin vermiştir. Böylece Granada, 500 yıl sonra ilk kez ezan sesi ile yankılanmıştır. Ya kadın çocuk ve yaşlı demeden yüz binlerce Müslümanı katleden ABD Senatosuna ne demeli? 27 Mart 2020’de ABD Başkanı Donald Trump’un da katıldığı ABD Senatosu’nun açılışında Yasin-i Şerif ve Fatiha Suresi okunmuştur. Bütün bu olup bitenler sosyal medyada dolaşan “virüs Batı’yı imana getirdi” sözünü doğrular gibi gözükmektedir. Gerçekten Batı imana mı gelmiştir? Elbette Allah’ın takdiri ayrıdır, ama bu kan emici Batıl(ı)ların bu tavrı  -tıpkı tarihin bir döneminde yaşamış müşriklerin tavrı gibi- geçicidir. Tıpkı Rabbimizin şu ayetlerde belirttiği gibi; “Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, ona çılgınca bir rüzgâr gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ‘gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız.’

Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz bizedir, biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” (Yunus, 10/22-23)

Yakın tarihe kadar istikrarın, gücün merkezi olarak görülen Avrupa Birliği, son yıllarda karşılaştığı her sorunda, kendisinden beklenilenin aksine gücün ve çözümün değil, acizliğin ve çözümsüzlüğün merkezi haline gelmiştir. Bu virüs, AB’nin – hatta bütünüyle Batılı devletlerin- gerçek çirkin yüzünü göstermiş ve imajını yerle bir etmiştir. Tek ülke, tek devlet olmak hayali için uzun yıllar çabalayanlar ve halklara umut veren AB teorisyenleri bile AB’nin geleceğinden umut kesmiş durumdalar. Ve bu Birlikten umudunu kesen halklar, artık sokaklarda AB bayrakları yakmaya ve aleyhte gösteriler yapmaya başlamışlardır. Bu tavrı sadece halklar göstermiyor, aynı zamanda kimi ülkelerin yöneticileri de kendilerine yardım etmeyen AB’nin diğer aktörlerine diş gıcırdatmaya başlamışlardır. Gelinen bu durum, zaten birtakım zorluklarla devam ettirilen AB’nin geleceğini tehlikeye sokmuş ve dağılmanın eşiğine getirmiştir. Büyük bir ihtimalle AB, bu virüs tehdidi ortadan kalktıktan sonra, artık virüsten önceki halini koruyamayacak ya bütünüyle dağılacak ya da daha küçük birliktelikler şeklinde varlığını devam ettirmeye çalışacaktır. Bu da 1950’lerden beri nice hayallerle Avrupa’yı tek devlet haline getirmeye, ortak ekonomi, ortak parlamentodan sonra ortak savunma gücü oluşturmaya çalışanları hayal kırıklığına uğratacaktır. Tarih incelendiği zaman mazlum halkların zenginliklerini talan ederek yağmalayanlar, tarihin her döneminde daima aynı akıbeti yaşamıştır. Şimdi de Avrupa ve belki de bütünüyle Batı yaşayacaktır. Bu kaçınılmazdır. Bu da bize, ibret alınmadığı için tarihin bir daha tekerrür ettiğini göstermektedir.

“De ki: ‘Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra yalanlayanların sonu nasıl oldu, bir görün.” (En’am, 6/11)

İDLİB, LİBYA, MÜLTECİLER… UNUTULDU.

Virüs dünyada yayılmaya başladığı günden bu yana gündem tamamen değişmiş varsa yoksa virüs, etkileri, korunma yolları ve ilacı/aşısı konuşulmaya başlanmıştır. Virüs dünyayı sadece fiziksel, bedensel olarak tutsak etmemiş, aynı zamanda zihinsel olarak da tutsak etmiştir. O kadar çabuk gündem değişmiştir ki, bir gün hatta bir saat önce konuşulan gündem tamamen unutulmaya terk edilmiştir. Oysa Mart 2020’ye kadar, Ruslar havadan, İran ve Esad karadan İdlib’teki masum sivil halka yönelik insanlık dışı saldırılarını devam ettirerek binlerce sivili katletmeleri, on binlerce mültecilerin kitleler halinde Türkiye sınırına doğru gitmeye zorlamalarını, Libya ve Akdeniz’de olup bitenlere, dünya kilitlenmiş tek gündem olarak konuşulmaktaydı. Türkiye Cumhurbaşkanı 5 Mart’ta Moskova’da Putin ve ekibiyle İdlib’de ateşkes için zirve yapmışlardı. İdlib halkını yeniden kumpasa almanın yeni şartlarını belirlemişlerdi. Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, 11 Şubat 2020 günü İdlib’de katledilen Türkiye Askerleri için ‘Şehidlerimiz’ ifadesini kullanmış[2] ve ABD’nin bu iki yüzlülüğü çokça konuşulmuştu. Batılı ülkeler ise özellikle Makron ve Merkel, mülteciler için Türkiye ile görüşüyor ve bir zirveye hazırlanıyorlardı. Mültecilerle ilgili olarak Türkiye’ye, Batılı ülkelerden gelen yetkililerin ise haddi hesabı yoktu. Bütün bunlar bir çırpıda unutuldu ve artık bunlar konuşulmuyor, varsa yoksa virüs konuşuluyor. Hatta Batılıların yağma ve işgalleri de konuşulmuyor. Yeni üretilmiş silahların denendiği ülkelerde, öldürülen henüz yeni doğmuş bebekler, sahile vuran (Aylan Kurdi gibi) küçücük bedenler, oyun çağındaki çocuklar, yerlerinden yurtlarından çıkarılmak zorunda bırakılan yüz binlerce insan, ülkeleri vakum bombaları ile yerle bir edilenler ve fuhuş baronlarının ellerinde namusu kirletilenler de konuşulmuyor. İdlib konuşulmuyor, Libya ve tetikçi Hafter de konuşulmuyor, Yemen’de neler oluyor unutuldu/unutturuluyor, Uygur Türkleri ve Arakan’da insanlık dışı zulümler de konuşulmuyor. Golan Tepeleri’ni Siyonist İsrail’e verdim, Kudüs’ü, Siyonist İsrail’in başkenti yaptım diyen Trump’ın ve işbirlikçi körfez krallarının yüz yıllık antlaşması da konuşulmuyor. Netanyahu’nun yolsuzluğu da konuşulmuyor, Türkiye’de Can Ataklı’dan sonra laikler de sus pus; tv’lerin müdavimi sözde savaş uzmanları da ekranlarda artık görünmüyor, ama varsa yoksa virüs programları ve yeni konunun yeni uzmanları arzı endam ediyor ekranlarda… Ve birbiriyle çelişkili, birinin siyah dediğine diğerinin beyaz dediği ve kafaların allak bullak olduğu bir dünya!..

Bunlar konuşulmuyor diye, bu problemler mazlumların lehine mi halledilmiş oluyor, işgaller, katliamlar sona mı ermiş olacak? Hayır! Birileri virüs sonrasında dünyanın alacağı yeni şekil için -şimdilerde- harıl harıl çalışıyor. Bilinmelidir ki, emperyal ve Siyonist güçler meş’um plan ve programlarında asla vazgeçmezler. Ama bilelim ki bunları bir hesabı varsa bizleri yaratan var eden ve ‘ala külli şeyin Kadir olan’ (Mülk, 67/1) Allah’ın da bir hesabı vardır ve eninde sonunda gerçekleşecek hesap da Allah’ın hesabıdır. (Al’i İmran, 3/54; Enfal, 8/30; Tur, 52/46) Bu asla unutulmamalıdır. Küçücük, bir mikroskop ile bile ancak görülebilecek bir virüsün neden olduğu problemler karşısında kendilerini güçlü hisseden o süper ülkelerin düştükleri acziyeti, artık görmeyen, görmek istemeyen gözler de bu vesileyle görmeye başlamışlardır. Siyonist İsrail’in Arz-ı Mev’ud planı, Yunanistan’ın Megalo ideası şimdilik gündemde yok, herkesin kendi canını kurtarmanın hesabını yapıyor.

CORONAVİRÜS DE BİR CANLIDIR

Virüs din ayrımı da yapmıyor. Yani Müslümanları ayırıp Hıristiyanlara ya da Hristiyanları ayırıp Müslümanlara ya da Yahudilere veyahut da sadece müşriklere/ateistlere/deistlere gitmiyor; hiçbir ayrım yapmadan Müslüman’ı da Gayri Müslim’i de etkileyen bir özelliğe sahiptir. Nitekim virüsün yayılışına ve yayıldığı ülkelere baktığımızda, bu durumu açıkça görmekteyiz. Çin’den başlayan bu virüs, İran’ı da Papanın bulunduğu İtalya’yı (Vatikan’ı) da laikliğin katı bir şekilde uygulandığı Fransa’yı da kapitalizmin merkezi ABD’yi de, Komünist ya da Sosyalist geçinen Rusya’yı, Çin’i ve Küba’yı da etkilemiş ve etkilemeye de devam emektedir. Dolayısıyla virüs, ülke ayrımı, ırk ayrımı, kıta ayrımı yapmadığı gibi din ayrımı da yapmıyor. Görüldüğü gibi Virüs, çok adil davranıyor!

Allah’u Teala kâinatı, bir ölçü/mizan üzere yaratmıştır. (Furkān 25/2; Kamer 54/49).  Kâinatta var olan/yaratılan her şey de yine bir mazin/ölçü üzere varlıklarını devam ettirmektedirler. Bu ölçü uyarınca her şey kendine has bir yaratılış yahut tabiata sahip kılınmıştır (Tâhâ 20/50). Allah sadece yaratıp varlık vermekle kalmamış, yaratılışı belli bir tasarım/şekil uyarınca düzenlemiş ve yarattıklarına var oluş gayesini yerine getirebilmek için hangi yolu izleyeceklerini de göstermiştir (el-A‘lâ 87/2-3). Allah’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik görülmez; kozmik sistemde bir boşluk, bir düzensizlik bulmak mümkün değildir (el-Mülk 67/3). Allah’ın koyduğu bu mizanda bir değişiklik olmaz. Bu, aynı zamanda sünnetullahtır. Yani Allah’ın kâinatı idare ederken koyduğu kurallardır. Bu durum, Kıyamet gerçekleşinceye kadar da böyle devam edecektir. Yani Sünnetullah’ta bir değişiklik olmayacaktır. (Fetih, 48/23; Fatır, 35/43) Bu kanun gereğince her canlı doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Ateş yakıcıdır; su ise söndürücü. Suyun kaldırma kuvveti; yerin çekim gücü vardır. Yağmurun yağması için suyun buharlaşıp bulut haline gelmesi zorunludur; bu, kâinatın yaratılmasından Kıyamete kadar böyle devam edecektir.  Dolayısıyla insanoğlunun da Yaratıcımız tarafından konulan bu kurallara uygun olarak kâinatta ve içindekilerden istifade etmemiz gerekir. Ancak Kainattaki nizamın kuralları ile oynandığı, mizana müdahale edilmeye çalışıldığı zaman bir takın felaketlerin gelmesi söz konusu olabilir. Çünkü bütünüyle kâinatı ve içindekilerini bizim için yaratan O’dur. (Casiye, 45/13, Bakara, 2/29) O’ndan başka ilah da yoktur. Zaten birden fazla ilah olsaydı kâinatın bu kadar düzenli bir şekilde devam etmesi mümkün olmazdı, Çünkü ayette de belirtildiği üzere o zaman yani birden fazla yaratıcı ilah olsaydı yer ve gök fesada uğrardı. (Enbiya, 21/22; İsra, 17/42)

İnsanoğlu yaratıcı ve gerçek malik değildir; gerçek ve tek yaratıcı ve malik olan sadece ve sadece Allah’tır. Ancak insanoğlu uzun zamandan beri kendini yaratıcı olarak görmekte ve dolayısıyla da kâinata Allah tarafından konulmuş kurallara müdahale etmeye çalışmaktadır. Oysa bu hukuka/kurallara müdahale, Allah’ın kâinatta yaratmış olduğu dengeyi bozmaktadır. “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden kara(lar)da ve deniz(ler)de fesat çıktı; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır”. (Rum, 30/41) Bugün dünya olarak yaşadığımız problemlerin temelinde de bu fesad yatmaktadır. Bitkilerin ve hayvanların genleri ile oynamaktan tutun, mevsimlerin dolayısıyla da iklimin değişmesine kadar olan her şey insanoğlunun hukuk bilmezliği yatmaktadır.

Ayetten anlaşılacağı üzere fıtratla yani Allah’ın kâinatta yerleştirdiği mizanla oynandığı zaman bu, “yaratılış düzeni”nin bozulmasına neden olmaktadır. Yaratılış düzeni bozulduğu zaman yani ekolojik denge bozulduğu zaman sadece kâinatta denge bozulmuyor, aynı zamanda insanda da denge bozuluyor. Dengenin bozulmasının sonucunda iklimler değişiyor, sular kirleniyor, yiyecekler beslemesi lazım iken genleriyle oynandığından dolayı insanı ya hasta ediyor ya da öldürüyor. Bugün dünyayı sarıp sarmalayan virüs, herhalde bu dengenin bozulmasının sonucunda bu kadar tehlikeli hale gelmiştir. İbn Sina (öl. 1037), mikrop denen varlığın farkına yüzyıllar öncesinde varmıştı ve “bizi hasta eden göremediğimiz bir canlı”dan ta o dönemlerde bahsetmişti. Buna göre Coronavirüs de canlı bir varlıktır.

Bütün canlıları motive eden faktör ise hayatta kalabilmek güdüsü. İnsanın iki motivasyonundan biri idame-i hayat için temel ihtiyaçların karşılanması, diğeri bununla bağlantılı olarak güvenliktir. Bir canlı diğer canlı ile beslenir ama onun türünü yok etmez, aslanlar geyik vb. canlılarla beslenir ama geyikler veya aslana yem olanlar tabiattan yok olmuyor, nesillerini devam ettiriyorlar. İnsan hem bitkisel hem hayvansal gıdalarla beslenir. Mülkün Sahibi cisimlerle beraber bitkiyi ve hayvanı insanın istifadesi için yaratmış, onları musahhar kılmış ama varlığın gerçek sahibi, maliki ve sahibi kılmamıştır. İnsandan beklenen hayatını idame ettirirken başka varlıkların nesillerini yok edecek saldırılardan uzak durması; kendisine zarar verici tür olsa da kendini zararından koruma tedbirleri alırken o türün neslini yok etmeye kalkışmamasıdır. Yılan ve akrep öldürücüdür, onlara karşı kendimizi korumakla yükümlüyüz, öyle ki namazda isek hemen namazımızı bozarız ama yılan ve akrebi tabiattan tümüyle yok etmeye kalkışamayız.[3]

VİRÜSÜN KARŞISINDA MÜSLÜMANCA DURUŞ

Evet zor zamanlarda geçiyoruz. Belki de insanlık, bütün dünyayı bu derece etkileyen bir virüs tehdidi ile ilk kez karşılaşıyor. Bu nedenledir ki, virüsün gerçekleştirdiği tahribatın önüne bir türlü geçilemiyor. Üstelik bu virüs sadece fiziksel ve bedensel bir tahribatı gerçekleştirmiyor. Belki zihinsel dünyamızda meydana gelecek tahribatın, şimdilerde meydana gelen tahribattan daha derin olduğunu ancak gelecekte farkına varabileceğiz. Oysa insanlık, şimdilik sadece bu virüsün halen devam etmekte olan tehdidini sona erdirmeye çalışmaktadır. Oysa zihinsel dünyamızda meydana gelecek tahribat, insanlığın geleceğini de etkileyecek oranda daha derin ve daha kalıcı izler bırakacaktır. Bu izlerin giderilmesi belki on yıllardan fazla bir zamanı alacaktır. Onun için şimdiden özellikle Müslüman alimlerin bu konuda mutlaka kafa yormaları ve virüs sonrası oluşacak yeni dünya için projeler üretmeleri gerekmektedir.

Virüs, toplumdaki siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetleri, uzun yıllar çokça emek harcanarak oluşan birliktelikleri, cemaatleri tehdit eder hale gelmiştir. Korku ve panik herkesi çepeçevre kuşattığı için yüz yüze görüşmeler, bir araya gelmeler, zor durumda olanlara yardım ulaştırmalar ya azalmış ya da bütünüyle kalkmıştır. Dolayısıyla bu, aynı zamanda Müslümanların içe kapanmasına, birlikte çalışmaları ertelemelerine, cemaatsel faaliyetlerine ara vermelerine neden olmuştur. Virüs sonrası oluşacak yeni düzen ile ilgili Müslümanlar arasında ne kadar kafa yoruluyor bilmiyorum. Ama en azından içinde bulunduğumuz bu sürecin sıkıntılarını en aza indirecek ve virüs sonrasında başlayacak çalışmalarımızda virüsün oluşturduğu tahribatın etkisini en aza indirmek için ne yapılmalıdır, bunun üzerinde kafa yorulmalıdır. Dolayısıyla ben Müslümanım diyen hiç kimsenin ‘bana ne’ deme haklarının olmadığı ve üzerlerine düşeni yapmaları ve sorumluluklarını yerine getirmeleri düne göre daha önemli olduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla bu süreçte bizler;

1- Bizlere nimet verildiği zaman yüz çeviren, musibet dokunduğu zaman da ümitsizliğe kapılıp karamsarlığa düşenlerden olmamalıyız. (İsra, 17/83) Ya da “İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz; fakat ona bir şer dokundu mu, artık o, ye’se düşen bir umutsuzdur” (Fussilet, 41/49) ayetinde belirtildiği gibi ümitsizliğe de asla düşmemeliyiz. Hiçbir olumsuzluk, hiçbir sıkıntı bizi ümitsizliğe sevk etmemelidir. Çünkü Rabbimiz “Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin” (Zumer, 39/53) buyurmaktadır. Unutmamamız gerekir ki, ümitvar oluşumuz Allah’a gerçek anlamda ne kadar inandığımız ve güvendiğimizle alakalıdır. Eğer inanç noktasında za’fiyetimiz varsa ona güvenme noktasında da eksikliğimiz var demektir. Oysa Allah’a iman, asla za’fiyet kabul etmez.  Dolayısıyla böylesine sıkıntılı zamanlarda, herkesin korku ve panik içinde karamsarlığa düştüğü zamanlarda Müslüman ümidini asla yitirmeyecek ve Rabbe olan teveccühüyle, büyük bir dirençle bütün sıkıntılara karşı direnecek ve çevresine de ümit taşıyacaktır.

2- Ümitsiz olmayacağız. Ama her türlü tedbirimizi alacağız. Kaderimizde varsa başımıza gelir deyip asla tedbirsiz davranmayacağız. Tevekkül, ancak tedbir aldıktan sonra yapılması gereken bir ibadettir. Tevekkül, bir iş yapmadan oturarak bir şeyi Allah’tan beklemek değildir. Bir iş için gereken ne ise onu yaptıktan sonra Allah’a duâ ederek, güvenerek sonucun hayırlı olmasını beklemektir. Rasûlullah (as), “Eğer sizler gereği gibi Allah’a tevekkül etseniz, muhakkak kuşların rızkını verdiği gibi sizin rızkınızı da verecektir. Kuş sabahleyin aç gider, akşamleyin tok olarak yuvasına döner!” buyurmuştur.

Yine bir başka Hadis’te, devesini salarak tevekkül ettiğini söyleyen bir kişiye: “Önce deveni bağla, Allah’a öyle tevekkül et” buyurmuştur. (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme 60)

3- Bu vesileyle sorumluluklarımızı tekrar hatırlamalıyız. Yaşadığımız şu hayatta sorumlu olduklarımızdan neleri yaptık, neleri yapmadık, bunları tekrar hatırlamak ve en azından bundan sonraki hayatımızı bu çerçevede devam ettirmenin gayreti içerisinde olmalıyız. Olup biten olaylardan, başımıza gelen musibetlerden sorumluluklarımızın olduğunu unutmamalıyız. Yüce Rabbim, “Karada ve denizde ortaya çıkan bütün fesadın, bozgunun sebebi insanın yapıp ettiklerindendir” (Rum, 30/41) buyurmaktadır. Bir başka ayette ise “Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder” (Şura, 42/30) buyurmuştur.

Dolayısıyla bugün olup biten olumsuzluklardan bizler sorumluyuz. Varlıkların yaratılış fıtratı ile yani bitkilerin, yiyeceklerin ve hayvanların genleriyle oynanmasaydı belki de bu kadar musibetle karşılaşmayacaktık. Tabiatı, sanki gerçek sahibi/maliki bizmişiz gibi hoyratça kullandık. Ekolojik dengeyi bozduk. Kimi hayvan türlerini yok ettik. Oysa yaratılan her varlığın kâinatta gördüğü bir fonksiyonu/görevi bulunmaktadır. Siz bir türü yok ettiğiniz zaman o türün gördüğü fonksiyon yerine getirilemediği için bilmediğimiz birtakım musibetler meydana gelmektedir. Bugün işte öyle bir musibeti yaşamaktayız.

4- Evlerimizi birer mescid, birer mektep, birer medrese haline getirmeliyiz. Nitekim Rabbimiz de ‘Evlerinizi namazgah edinin’ (Yunus, 10/87) buyurmaktadır. Hocaları, öğretmenleri, müderrisleri bizler olan, müfredatını kendimizin hazırladığı bir mektep, bir medrese haline getirmeliyiz evlerimizi. Evlerde geçirdiğimiz bu sıkıntılı günleri, itikaf günlerine çevirmeliyiz. Çokça dua ettiğimiz ve yaşantımıza aktarmak için çokça Kur’an okuduğumuz bir hale getirmeliyiz evlerimizi. Bir nevi mecburi izolasyona maruz kaldığımız bu günleri, Ramazan’ın son on gününde yerine getirdiğimiz itikaf ibadeti şuuruyla aktif bir izolasyona dönüştürmeliyiz. Pasif bir izolasyon değil aktif bir izolasyon yani geleceğe, virüsten sonraki sürece bedenen ve ruhen hazırlık yaparak bu vakti en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz.

Bu hazırlık için çokça dua etmeli, yalvarma ve yakarmalıyız. Dua, kulun Allah’a yalvarması, halini arz etmesi, içini dökmesi, ihtiyaçlarını dile getirmesidir. Dua Mü’minin silahıdır buyuruyor Peygamberimiz. Rabbimiz de “De ki: “Sizin dua ve kulluğunuz olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 25/77) buyurmaktadır. Demek ki bizi, Allah nezdinde değerli kılan da içten gelerek yaptığımız dualardır. Ancak sadece teorik dua ile yetinmemeliyiz, bu dua ile birlikte mutlaka fiil dua da yapmalıyız. Zor durumda olan bir kardeşimize teorik duanın yanında onun zorluğunu gidermek için, evine yiyecek götüremeyen, kirasını ödeyemeyecek durumda olan, zorunlu olan ihtiyaçlarını gideremeyecek konumda olan kardeşlerimize yardım etmek elbette ki fiili bir duadır. Böyle bir süreçte, işinden, aşından olan kardeşlerin yardımına koşmak, sıkıntılarını paylaşmak, onları imkanlarımıza ortak etmek, kardeş olmanın hatta Müslüman olmanın da bir gereğidir. Bu nedenle çevremize şu sıralar bu gözle, daha çok bakmalı ve düşmekte olan kardeşimize omuz vermeyi, elinden tutup kaldırmayı Allah’a kul olmanın bir gereği olarak görmeliyiz.

Bu süreçte Rabbimizin belirttiği gibi ‘isar’ ibadetini asla unutmamalıyız. Rabbimizin buyurduğu gibi ‘isar,’ ihtiyaç içindeyken kardeşini kendine tercih etmektir. (Haşr, 59/9) Kardeşini kendine öncelemektir. Bunu sahabe hayatında çokça okumakta ve anlatmaktayız. Bugün, sadece bunu anlatmak değil aynı zamanda fiili olarak da yapmalıyız.  Bu ibadetle birlikte ‘infak’ ibadeti de bugün düşmekte olan, maddi zorluklar karşısında çok zor durumda olan kardeşlerimize yönelik infak ibadetini tekrar canlandırılmamız gerekiyor. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bir Müslümanda bulunması gereken güzel ahlaklardan şöyle bahsetmektedir: “Bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar/infak ederler, öfkelerine hâkim olurlar, affedici olurlar ve işlerini en güzel bir biçimde yaparlar” (Al-i İmran, 134). ‘Komşusu açken tok yatan’ hadisini sadece okuyan değil hem okuyan hem de gereğini yapma durumunda olmalıyız. Ümit ediyoruz ki böyle zamanlarda gerçekleştirdiğimiz bu fiili dualar, İlahi rahmeti celb edecek, bela ve musibetleri bizlerden defedecektir. Bugünleri, sahip olduğumuz imkanları, kardeşlerimizle bölüşme ve paylaşma günü haline getirmeliyiz. Çünkü muttakilerin özelliklerinden birisi de Rabbimizin bize verdiği rızıktan infak etmektir. (Bakara, 2/3) Bugünler, kendimiz için istediğimizi başkası için de isteme günüdür. Kendimiz kadar başkasını düşünme günüdür. Elbette Rabbimizin inayetiyle bugünler de geçecektir. Ancak bugünlere elde ettiğimiz bu güzel hasletler, virüs sonrası yeni hayatta bizi ayakta tutacak ve erdemli kılacaktır.

5- Bizler Müslümanlar olarak virüsten ziyade, Allah’ın azabından korkup tedbir almaya çalışmalıyız. Hakkımızda neyin hayır neyin şer olduğunu bilemeyiz. Nitekim ayette Rabbimiz, “hoşunuza giden şey sizin için şer, hoşunuza gitmeyen şey de sizin hayır olabilir, siz bilmezsiniz, Allah bilir” buyurmaktadır.  (Bakara, 2/216)

Umut ve temennimiz hoşumuza gitmeyen bu sürecin hakkımızda hayırlı olacak tarzda nihayete ermesidir.

Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın: “Rabbimiz biz kendimize zulmettik. Eğer bize mağfiret etmezsen biz ziyana/hüsrana uğrayanlardan oluruz. Bizi hüsrana uğrayanlardan eyleme Rabbim” (Araf Suresi, 23) duası, hepimizin duası olmalıdır. 04.04.2020

[1] ABD Başkanı Trump, şal ile yüzünüzü kapatmak maske takmaktan daha iyi derken, New York’ta kentin sağlık yetkililerinin yayımladığı yeni bir bültende ise, “yüzünüzü örtmeniz Covid-19’un diğer insanlara yayılmasını önleyebilir, dolayısıyla her evden çıktığınızda maske takmalısınız” denirken, herhangi bir bez, eşarp veya atkının da kullanılabileceği kaydedildi.

Ürdün Sağlık Bakanı Saad Cabir de, vatandaşlara koronavirüs salgınından korunmak için “maske yerine puşi veya burka takma” çağrısında bulunmuştur. Bkz; 3 Nisan 2020 tarihli basın.

[2] 12 Şubat günü de Rusya’nın Ankara Büyükelçisi sosyal medyada yaptığı paylaşımda ‘takdirini size bırakıyoruz’ dediği açıklamasında “ABD Savunma Bakanlığı, 2021 mali yılı bütçesi talebine ilişkin raporunda, savaş fonuna 69 milyar dolar ayrıldığı ortaya çıkmış ve ABD’nin desteklediği terör örgütü PKK/PYD için 200 milyon dolar ayrıldığı açıklanmıştı.

[3] http://www.islamianaliz.com/h/78416/ali-bulac-korona-ile-dini-referanslarla-bas-etmeye-calismayalim-diyen-cahil-ile-yanmaz-kefen-pazarlamacisi-ayni-frekansta-yasar

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.