OSMANLI KLASİK ÇAĞI’NIN İNHİTATI ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

29
A+
A-

OSMANLI KLASİK ÇAĞI’NIN İNHİTATI ÜZERİNE GENEL BİR DEĞERLENDİRME

                                                                             EMİR GENCER

Osmanlı tarihinin dönemlendirilmesi üzerine yapılan tetkikler incelendiğinde, klasik çağın (1300-1600) diğer dönemlerden farklı ve dikkat çekici bir imaja sahip olduğu görülür. Muktedir padişah portresi ekseninde şeklini alan ve kul sistemiyle desteklenen güçlü merkeziyetçilik anlayışı; uyumlu ve istikrarlı bir toplum yapısı; durmak bilmeyen fütuhat neticesinde genişleyen sınırlar; I. Selim’in doğu seferleri akabinde Doğu Akdeniz ve Sünni Müslüman kitle üzerinde kurulan mutlak siyasi hakimiyet; devlet hazinesinin sürekli artış göstermesi; klasik çağın, bilhassa 17. yüzyıldan sonra özlenen, ideal bir dönem olduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. Bu dönemin hangi yüzyılları kapsadığı konusunda muhtelif görüşler ortaya atılmıştır. Osmanlı tarihçileri, meselenin mahiyeti üzerine farklı görüşler ileri sürmekle beraber, 15. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın sonlarına kadar olan devreyi Osmanlı “klasik devri” olarak tanımlarlar; sonraki dönemde ise bu düzenin şu veya bu ölçüde değiştiği hususlarında müttefiktirler. Esasen bu dönemleme ve Osmanlı klasik düzeninde bazı değişikliklerin vuku bulduğu fikri, 16. asrın son çeyreğinden itibaren kaleme alınan nasihatname ve ıslahat layihalarında da vurgulanmıştır.[1] Öyle ki, inhitat devri nasihatname ve layiha müellifleri menşei Ortadoğu ve Hindistan olan -bununla birlikte Osmanlı idare geleneğinin temelini teşkil eden- “daire-i adalet”[2] mefhumundan sapmaların olduğuna yönelik kanaat bildirmiş; Kanuni Sultan Süleyman saltanatını (1520-1566) idealize etmek suretiyle asla rücu edilmesi gerektiğine dair müşterek tavır takınmışlardır. Ülkelerarası değil de ülke içindeki kriz üzerine odaklanılması, bu layiha yazarları ve bürokratların bazılarının burunlarının ötesini göremedikleri yorumlarının yapılmasına neden olmuştur.[3]

Osmanlı İmparatorluğu Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 yıl süren hükümdarlığı döneminin sonlarına doğru tabi sınırlarına ulaşmıştı. İstikrarının nişanesi olan fetihlerin kesintiye uğraması, imparatorluğa gücünün sınırlarını gösteren emareler sunuyordu. Malta (1565) ve İnebahtı (1571) deniz savaşlarında vuku bulan hezimetler, Preveze (1538) deniz savaşından sonra elde edilen deniz üstünlüğünün kaybına yol açtı. Üst üste gelen bozgunlar Avrupalı devletlerin cesaretini arttırırken, üç yıllık ittifakla bağlı olan İspanya, Venedik ve Papalık İstanbul’a doğrudan doğruya bir saldırı bile düşünür oldular.[4] Asrın son çeyreğinde, 1578-1606 arasında, önce doğuda İranlılarla, sonrada batıda Habsburglara karşı yürütülen uzun, yıpratıcı ama sonuç itibariyle kazançsız denilebilecek savaşlar, aynı dönemde içeride yaşanan büyük sosyal çalkantılarında tesiriyle devlet ve toplum düzenini sarsmış ve büyük ölçüde insan ve mali kaynak kaybıyla sonuçlanmıştır.[5] Böylelikle, nizam-bozulma paradigması gerileme söyleminin vazgeçilmez yapıtaşlarından biri olurken,[6] devleti yıpratan faktörlerin dahili ve harici nedenlerle irtibatlı olduğu fikri -modern zaman tarihçilerince- tabiatı itibariyle doğal karşılanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın sonlarında sahip olduğu coğrafi konum itibariyle büyük önemi haiz transit ticaret ağını idare ediyordu. 1492’de gerçekleşen Reconquista hareketinden sonra Portekiz donanması yeni keşif yolları bulmak maksadıyla yola çıktığında Hindistan’a ulaşabilecekleri yeni bir güzergâh olan Ümit Burnu hattını keşfetmişlerdi. Vasco da Gama, Ümit Burnu’ndan Hindistan’a ulaştı ve ilk baharat hamulesini Lizbon’a 1501’de getirdi.[7] Ancak çok geçmeden Kızıldeniz’e demirleyen Portekizliler, Müslümanların meskûn olduğu Yakın Doğu’daki istikrarlı ticaret ağını sekteye uğratmaya çalıştılar. Osmanlı Devleti, Mısır ve Suriye’nin fethinden başlayarak Bağdat, Basra, Aden’in fethi ve Hint Denizi’ne düzenlediği seferlerle, dünya ticaret yollarındaki değişmenin Yakın Doğu üzerindeki yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmak ve Doğu transit ticaretinin deniz yolu ile Batı’ya akmasını önlemek için yaklaşık yarım yüzyıl mücadele ettiler.[8] Osmanlılar, 16. yüzyıl boyunca Hint Okyanusu’nda Portekizlilerle savaşarak Hindistan’la Ortadoğu arasındaki ticaretin denetimini ele geçirmelerini önlediler.[9] Bu tehlikeyi savuşturan Osmanlı donanmaları, Hollandalılar ve İngilizlerin güçlü kalyonları karşında tutunamayıp bir süre önce yerleştikleri Doğu Afrika’yı terk etmek zorunda kalmışlardır. Önceleri Kahire’den temin etmiş olduğu biber ve baharatları 1600’de kurulan East İndia Company vasıtasıyla doğrudan doğruya Hindistan’dan almaya başlayan İngilizler, muhtelif limanlarda ticari üsler kurarak Hint baharat ticaretinin Ortadoğu’yu bütünüyle terk etmesine neden olmuşlardır. Deniz ticaret üstünlüğünün yitirilmesi, Osmanlı ekonomik çöküntüsünde, böylesine önemli bir etken oluştur.[10]

Aynı dönemde, İran ipeğinin Avrupa’ya ihracı için yeni yollar aranması, Osmanlı ekonomisi için bir başka tehdit oluşturdu. Küçük Asya, İran ipeği ve Avrupa yünlüleri için başlıca geçiş yoluydu. 16. yüzyılın sonlarına kadar İngiliz kumaşları, Orta Asya’ya Anadolu’dan geçerek gönderilirdi. Yalnız bu transit ticaretin Osmanlı hazinesine, yılda 30.000 dükalık gümrük geliri sağladığı hesaplanmıştır. Şah Abbas’ın ipeği Hint Okyanusu yoluyla doğrudan doğruya Avrupa’ya satma girişimi ve Avrupa-Orta Asya transit ticaret ağının Ruslara kayması Osmanlılara ciddi sıkıntılar yaşattı. Küçük Asya, Arap coğrafyası ve Balkan ülkeleriyle sınırlı kalan Osmanlılar, bölgesel bir imparatorluk durumuna düştü. [11]

Coğrafi keşif hareketlerinin Osmanlılar için müspet sonuçlar doğurduğu söylenemez. Keşifler sonucu Avrupa’ya getirilen Amerikan gümüşünün piyasaya sürülmesi, önü alınamaz bir fiyat yükselişine sebep olmuştur. Osmanlılar, daha önce karşılaştıkları buhranlarda akçe içindeki gümüşün miktarını azaltma yoluna giderken, 1580’lerde piyasayı kalp ve kırkık akçelerin kaplaması ve resmi rayiçte 60 akçe olan altının halk tarafından 80-100 akçeye alınması üzerine, bu fiili durumu resmileştirmek zorunda kaldılar.[12] Devlet korkunç bir hızla yükselen hazine masraflarını, akçeyi tağşiş edip değerden düşürerek karşılamaya çalışıyor, ancak bu yetersiz önlemler durumu kötüleştirmekten başka bir işe yaramıyordu.[13] 1584-86 yıllarında geliştirilen hükümet kararına göre, o zamana kadar 100 dirhem gümüşten 450 akçe kesilirken, aynı miktar gümüşten 800 akçe kesilmiştir.[14] Bu büyük çaptaki devalüasyon fiyatların tekrar artmasına, karaborsaya ve nihayet (reel ücretleri önemli ölçüde azalmış olan) ulufeli askerlerin isyanına sebep olmuştur.[15]

Avrupalılar, 16. yüzyılda tüfek gibi hafif silahlara geçerken, Osmanlılar süvari ordusuna yani sipahilere yaslanmayı sürdürdüler ve orduya, ateşli silahlarla donatılmış askerlerden oluşan birkaç alay eklemekle yetindiler. Osmanlılar, artık ateşli silahlarla donanmış olan Avrupalı düşmanlarına karşı etkili bir şekilde savaşma yeteneğini kaybedince, ordularında ve savaşma tarzlarında yenilik yaptılar.[16] Alınan tedbirlerden biri genişletilmiş yeniçeri kıtalarını ateşli silahları kullanmaları için müfrezeler halinde eğitime tabi tutmaktı. Bir diğeri sekban denilen, tüfekle teçhiz edilmiş ve keskin nişancı olarak şöhret yapmış yeni bir askeri bünyenin teşkilatlandırılmasıdır.[17] Ancak orduların yeni bileşimi daha fazla nakit gerektiriyor, bu da hazineye giderek artan bir yük bindiriyordu.[18] Ayrıca, alınan bu askeri tedbirler, Celali isyanlarını tetikleyen faktörler arasında önemli bir yer tutmuştur.

Klasik dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun iki temel kurumu, kul ve tımar sistemleriydi. Bunlar, devletin askeri ve politik düzenini, vergi sistemini ve toprak kullanma biçimlerini tanımlayarak, devletin bütün toplumsal ve politik yapısını belirliyordu.[19] 17. yüzyıla gelmeden bu iki kurum bozulmaya yüz tuttu. Yapmış olduğu tetkiklerle Osmanlı tarihçiliğine büyük katkılarda bulunan Prof. Dr. Halil İnalcık, kaleme aldığı “Devlet Teşkilatında Kul Sistemi” başlıklı makalesinde kul sistemindeki bozulmayı şöyle tasvir ediyor:

“Gulam (kul) sistemine dayanan klasik Osmanlı idare sistemi 16. yüzyılın ikinci yarısında son derece gelişti, kapıkulu 80 bini aştı. Bu devirde padişahın otoritesi zayıfladığından onlar sarayda, hükümette ve eyalet idaresinde hakim oldular, dirlikleri ve devletin diğer gelir kaynaklarını tekelleri altına geçirmeye çalıştılar. Kapıkulu askeri, padişahları indirip çıkarmaya, hatta katletmeye (II. Osman) kadar tahakkümü ileri götürdüler. Saray gulamları bazen onlarla işbirliği yapmakla beraber genelde menfaatleri padişah otoritesini hakim kılmaktı. Bu maksatla yeniçerilerle süvariler birbirilerine karşı kullanılmak istendi. Bu devri ele alan çağdaş Osmanlı tarihçileri ve siyaset nüvistleri (Katip Çelebi, Hasan Beyzade, Naima, Koçi Bey) anarşiyi başlıca gulam sisteminin bozulmasına atfederler.”[20]

Tımar sistemine gelince, bu yapı, devletin başlangıçta ortaya çıkan ve tutarlı iç idaresinin sorumluluk yükünü büyük ölçüde üzerine alan kurumlardan biriydi.  16. yüzyılın sonlarından itibaren tımar sistemi artık hiçbir yerde önceki etkinliği seviyesinde etkinlik gösteremedi. Bu zamanda (16. yüzyılın sonu) enflasyon Osmanlı mülkünü etkilemeye başladı ve tımar sahiplerinin mali durumu sarsıldı. Tımar gelirleri sabitti, hükümet onların değerlerini arttıracak durumda değildi ve bu münasebetle enflasyon boşluğuna yaklaşıldı. Yükselen fiyatlarla sabit gelirler arasında sıkışıp kalan birçok tımar sahibi sefere katılabilecek mali gücü toplayamadı. Tımarları geri alındı. Kimi arazilerini terke zorlandı. Hoşnutsuzlukla, şehirlere akın ettiler veya köyleri yağmalayan eşkıya çetelerinin sayısı kabaran saflarını sıklaştırdılar.[21] Netice itibariyle, imparatorluk ordusunun omurgası olan tımarlı sipahi sayısı azalmaya başlamıştı.

Osmanlı Devleti, batıda Habsburg, doğuda Safevilerle mücadele ettiği sırada, Anadolu’yu büyük ölçüde etkisi altına alan korkunç bir isyanla karşılaştı. 1595-1610 yıllarında meydana gelen büyük kaos Osmanlı kaynaklarında “Büyük Kaçgunluk” şeklinde anılmıştır.[22] 16. yüzyılda Anadolu’da nüfus patlaması meydana gelmiş, fakat zirai alanlardaki artış buna cevap verememişti. Ayrıca imparatorluğun içine düştüğü iktisadi bunalım, artan enflasyon halk üzerinde oldukça menfi bir tesir yaptı. Çarşı ve pazarlar ayarı düşük parayla (züyuf akçe) doldu ve piyasadaki denge altüst oldu.[23] Bu iktisadi buhrana Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra meydana gelmeye başlayan otorite zayıflığı da eklenince Celali isyanlarının yayılması kaçınılmaz oldu.

Celaliler Osmanlı İmparatorluğu’nu güç durumda bırakmış, etkisinden kurtulamayacağı bir felakete sürüklemiştir. Her ne kadar bu isyan bastırılmış olsa da, tedbiri elden bırakmak istemeyen devlet yeniçerileri eyaletlere yerleştirmek suretiyle merkezi otoritenin zayıflamasına yol açmıştır. Zamanla sipahilerin de dahil edildiği bu uygulama ayan olarak bilinen yerel güçlerin ortaya çıkışını hazırlamıştır.

Görüldüğü gibi, Fatih Sultan Mehmed döneminde olgunlaşan merkezi anlayış, Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ile bozulmaya başlamıştır. İçeride ve dışarıda vuku bulan menfi hadiselere kalıcı çözümler üretemeyen Osmanlılar, klasik çağ boyunca elinde bulundurduğu askeri ve siyasi üstünlüğü tedricen kaybetmiştir. Bu durum, 17. yüzyılın ilk yarısında doruğa çıkan hanedan içi karışıklarla birleşince, Osmanlı soyu birkaç yıl içinde tükenme tehlikesi dahi yaşadı.[24]

 

30/07/2019

[1] Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde: Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, Dergah Yayınları, İstanbul,  2015, s. 35

[2] Daire-i Adalet mefhumu, hiçbir siyasal egemenliğin ordu olmadan elde edilemeyeceği düşüncesiyle başlar; hiçbir ordu da mali kaynaklar olmadan varlığını sürdüremez. Bu kaynaklar da elde edilen ürünlere, kesintisiz ekonomik üretkenliği varsayan vergiler konularak arttırılabilir; ancak vergiye bağlı geliri devam ettirebilen refah düzeyini sağlamak için adaletin temin edilmesi gerekir. Bu da kısmen, adalet vizyonları, güç edinme arzularının ve açgözlülüklerinin gölgesinde kalan yerel memurların aşırılıklarını kontrol etmekle olur. Bu nedenle adaletin temini kamu düzeninin varlığı, hayati önemi haiz toplumsal dirliğin sağlanmasını, mütecaviz ve muhteris devlet görevlilerinin kontrolünü gerektirmektedir. Bunların hepsini gerçekleştirmek için, yönetimin ana mihveri olan şeriat yol gösterici olacaktır. Ancak şeriat, siyasal egemenlik olmadan uygulanamaz ve siyasal egemenlik de ordu olmadan sağlanamaz. İşte bu noktada dairenin başı ile sonu birleşir. Wael B. Hallaq, a. g. e., s. 119-120; 17. yüzyılda yaşamış olan tarihçi Naima, daire-i adalet mefhumunu şöyle izah etmiştir: “Hülasa budur ki, Mülk ve devlet asker ve rical iledir. Rical mal ile bulunur. Mal, reayadan husule gelir. Reaya adl ile muntazamü’l-hal olur. Cemi’-i devlete tatarruk iden za’f ve kelal, daima bu dört rüknün ihtilalinden münbais olagelmiştir. Naima’nın, Tarih-i Naima (Ravzatü’l Hüseyn fi Hülasati Ahbari’l-Hakifeyn) adlı eserinden nakleden Ali Çoşkun, Osmanlı’da Din Sosyolojisi (Naima Örneği), İz Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 97

[3] Karen Barkey, Eşkıyalar ve Devlet-Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi, çev. Zeynep Altıok, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, s. 50

[4] H.İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), çev. Ruşen Sezer, YKY, İstanbul,  s. 47

[5] Öz, a. g. e., s. 37

[6] Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken-Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun, Metis Yayınları, İstanbul, 2014, s. 30

[7] Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016, s. 207

[8] Genç, a. g. e., aynı yer

[9] H.İnalcık,  Kla… Çağ…, s. 49

[10] H.İnalcık,  Kla… Çağ…, s. 50

[11] H.İnalcık,  Kla… Çağ…, s. 50-51

[12] Öz, a. g. e., s. 42

[13] H.İnalcık,  Kla… Çağ…, s. 54

[14] Ömer Lütfi Barkan’ın “Fiyat Hareketleri” makalesinden nakleden Öz, a. g. e., aynı yer

[15] Öz, a. g. e., aynı yer

[16] Barkey, a. g. e., s. 53

[17] Norman Itzkowıtz, Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek, çev. İsmet Özel, Çıdam Yayınları, İstanbul, 1989, s. 134

[18] Barkey, a. g. e., aynı yer

[19] H.İnalcık,  Kla… Çağ…, s. 52

[20] H. İnalcık, “Devlet Teşkilatında Kul Sistemi”, Makaleler II, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2016, s. 156

[21] Itzkowıtz, a. g. e., s. 130-131

[22] Emecen, a. g. e., s. 28

[23] Mücteba İlgürel, “Celali İsyanları”, TDV İslam Ansiklopedisi, 1993, c. 7, s. 253

[24] William J. Griswold, Anadolu’da Büyük İsyan (1591-1611), çev. Ülkü Tansel, İstanbul, 2012, s. 172

KAYNAKÇA

Barkey, Karen (1999), Eşkıyalar ve Devlet-Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi, Çev. Zeynep Altıok, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Ankara

Coşkun,Ali, Osmanlı’da Din Sosyolojisi (Naima Örneği), İz Yayıncılık, İstanbul, 2004

Genç, Mehmet (2016), Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Neşriyat, İstanbul

Griswold, William (2012), Anadolu’da Büyük İsyan (1591-1611), Çev. Ülkü Tansel, İstanbul

Hallaq, Wael B. (2017), İslam Hukukuna Giriş, Çev. Necmettin Kızılkaya, Pınar Yayınları, İstanbul

İlgürel, Mücteba (1993), “Celali İsyanları”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 7, İstanbul

İnalcık, Halil (2009), Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Çev. Ruşen Sezer, YKY, İstanbul

İnalcık, Halil (2016), “Devlet Teşkilatında Kul Sistemi”, Makaleler, Doğu Batı Yayınları, C. 2, İstanbul

İtzkowitz, Norman (1989), Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek, Çev. İsmet Özel, Çıdam Yayınları, İstanbul

Kafadar, Cemal (2014), Kim Var imiş Biz Burada Yoğ iken, Metis Yayınları, İstanbul

Öz, Mehmet (2015), Kanun-ı Kadim’im Peşinde: Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, Dergah Yayınları, İstanbul

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.